Bu yazıyı, kurum ismi vererek
yazmak zorundayım. Aksi halde, genelleştirme yapmış ve sorumluluklarını
insan merkezli yürüten veya kendilerini sürekli geliştiren kurumlara
haksızlık etmiş olurum.
Bir gece yarısı eşim ve ben, karın sancısından kıvranan evladımızı
doktor müdahalesi için Eryaman’a en yakın sağlık kuruluşu Sincan Devlet
Hastanesine götürdük. Apandisit olabilir; kisti vardı, patlamış
olabilir. Endişe içerisindeyiz.
İki ayrı yerde durup sorarak, dön dolaş yöntemiyle Hastaneyi bulabildik.
Ne ana yolda ne ara yollarda tek bir tabela yok. Saklı Konak
gibi.
Acil kapısından içeri girince içler acısı bir manzarayla karşılaştık...
ağlayan bebekler, acıyla kıvranan insanlar; gençler, yaşlılar koridoru
doldurmuş. Kimileri banklarda; yer bulamayanlar ise ayakta veya yerde...
Önce gelenler bizi camekanlı bir bölmeye yönlendirdiler; sıra numarası
almak için. Emekli Sandığı sağlık karnesini uzattık, kayıt yaptırıp sıra
numarası aldık; 43’üncü sıra. Yani bizim acil doktorlarına ulaşabilmemiz
için kırk üç kişiye ilk müdahalenin yapılmasını bekleyeceğiz. Ölen
ölür; kalan sağlar Allah’a emanet.
“Doktorlar nerde?” Diye
sorduk.
“Sağ taraftan üçüncü oda.” Dediler.
Doktorlar, kapısı kapalı olan odada hastaları sırayla kabul ediyorlar.
Ad okuyarak içerden çağırıyorlar. Poliklinik hizmeti gibi... Muhatap
olabildiğimiz kayıt memuruna geri döndük:
- Bu nasıl Acil hizmeti anlayamadık; Poliklinik gibi çalışılıyor.
- Burada hep böyle...
- Bize sıra ne zaman gelebilir?
- Travma olayı gelirse... Allah bilir!
- Gelmezse?
- Çok sürmez; birkaç saat.
- !!??
Aldığımız cevaplar uygulamadan daha ilginçti. Kaydı iptal ettirip,
Ankara Hacettepe Hastanesinin yolunu tutuk. Ya aracımız olmasaydı...
Yapmadığım bir şeyi yapıyorum; yüz kilometrenin üstünde hız. Hacettepe
Üniversitesi Hastanesi Acil kapısından giriyoruz. Saate bakıyorum;
02:30’a geliyor. Bankodaki bordo önlüklü doktora durumu anlatıyoruz:
- Sizi 27’inci sıraya kaydettim. Yatak boşalınca alacağım.
- Nasıl yani?
- Yataklarımız dolu, boşalınca alabileceğim. Dışarıda bekliyorsunuz; biz
sizi çağırınca geliyorsunuz.
- Ama acil diye geldik...
- Sosyal Güvenlik Yasası nedeniyle yapabileceğim bir şey yok.
- Doktor Hanım! Hangi yasa ne diyor bunu bilmiyorum. Bildiğim; hastamın
hayatının tehlikede olabileceği ve gecenin yarısında yollara düştüğüm...
- Kalp krizi değilse, travma geçirmemişse bekleyeceksiniz.
- Tahminen bekleme süremiz ne olur?
- Birinci sıradaki hasta üç saatten fazladır bekliyor.
Ne eşimin ne evladımın yüzüne bakabiliyorum. Başım önde; Acil Kapısından
acz içinde çıkıyorum. Başım dönüyor; kulaklarım uğulduyor... Eşim
şişeden su uzatıyor. Suyu yutamıyorum, boğazıma diziliyor ve öksürükle
dışarı püskürtüyorum.
Bir zamanların Hacettepe Hastanesi gözümün önüne geliyor: Canla başla
koşuşturan çiçeği burnunda doktorlar... Acı içinde olsalar da emin
ellerde olmanın iç huzurunu dışa vuran hastalar... Çok gelmiştik bu
Hastaneye; 1987’den beri. Acili de diğer servisleri de nerdeyse ezbere
biliriz. Özellikle, Beyin Cerrahi Bölümünü, Fizik Tedavi bölümünü. Bu
bölümdeki doktorları, hasta bakıcıları ve görevlileri. Ne güzel
insanlardı...
İftiharla ve huzuru kalple tavsiye ederdik her kese. Fakat şimdi...
İnsan önceliğinden uzaklaşmış, ancak bürokraside görülebilecek bir
uygulama... Bürokrat yüzlü doktorlar... Acil kapısı değil acizler
kapısı... bir başka Hastane.
Kimler bu hale getirdi gururumuz olan hastaneyi ve bu insanları?
Dün benzer tecrübeyi bu defa kendim yaşadım. Cuma gününden hafif hafif
başlayan sol yan ağrısı, Pazar günü gece yarısından sonra dayanılmaz hal
aldı. Ağrı kesici almıyorum; ne olur ne olmaz diye. Sabahı zor ettim.
Altı buçukta eşimi uyandırdım ve Eryaman’dan yollara düştük.
Direksiyonda gerginim. 80 kilometreyi aşamıyorum. İstikametim,
hastanemiz Hacettepe... Önceki tecrübe aklıma geliyor. Tam bu sıra eşim:
“Ya yine önceki gibi...” diye başlayan sözünü; “Şansımı deneyeceğim”
diye yarıda kesiyorum.
Acil den içeri giriyoruz; gergin ve tedirgin. Yine aynı... değişen bir
şey yok:
Genç, hanım hanımcık doktor:
- Şikayetiniz nedir?
Diye soruyor. Anlatıyorum, sol yanımdaki dayanılmaz sancıyı.
- Yataklarımız dolu, boşalınca alabileceğim. Dışarıda bekleyin lütfen.
- Fakat bu sancı dayanılır gibi değil...
- Yapabileceğim bir şey yok.
- Ama burası Acil! Çareyi nerde arayacağım?
- Sosyal Güvenlik Yasası...
- Kızım! Şu an bana yasa değil, çare lazım!
- Şu tabloyu okuyun bir... göreceksiniz.
Diye bankonun arkasına
yapıştırılmış bir takım kutucukları olan tabloyu gösteriyor. Yanıma
gözlük alacak hal mi vardı bende ki okuyabileyim. Hem okusam ki ne
değişecek.
Soğuk ve duyarsız bakışları nasıl ve kimler kazıdı bu çocuğun yüzüne?
Gelecekte nasıl biri olacak acaba?
Naçar... Yine ters yüz çıkıyoruz Hacettepe Hastanesi Acil kapısından.
Ben mi aciz, Hastane yönetimi mi aciz, hastaların önüne konan çelik kapı
misali şu Yasayı koyan yasa koyucular mı aciz... Kim aciz? Yasa koyucu
ile yönetici uzlaşmaya yanaşmasınlar, acısını hasta vatandaştan
çıkartsınlar... Bedeli vatandaş ödesin; hem de canı pahasına.
O nedenle diyorum ki: İnsana saygıyla yaklaşmayı ahlaki boyutta
içselleştirmiş, hasta aczini istismar etmeyen, doktorlara ve Hastanelere
şiddetle ihtiyacımız var. Madem yönetemiyorsunuz... Kapıları açın bari
Avrupa’dan, Amerika’dan Rusya’dan, Japonya’dan, Hindistan’dan,
Afrika’dan... her nereden gelirlerse gelsinler... Doktorlarıyla,
hastabakıcılarıyla, teknolojileriyle, hastaneleriyle gelsinler; hastayı
insan yerine koyanlar gelsin. Lütfen açın kapıları! İnsana insanca
yaklaşmayı bilmeyen, Yasayı hasta önüne diken aciz yönetici, aciz kurum
ve doktor mahkumiyetinden kurtarın vatandaşı.Çünkü Can Pazarında vatan
Severlik, vatandaş severlik; milliyetçilik... gibi değerler, hamasetin
ötesine Geçmiyor.
B.Ali DEMİREL
bademirel@hotmail.com
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=86054